“Yurtta sulh, cihanda sulh.” Atatürk’ün bu sözü, sadece bir slogan değil, bir devlet aklıydı. Osmanlı’nın yüzyıllar süren fetihçi politikaları, geniş topraklar kazandırırken, savaşların yükü devleti ve toplumu tüketmişti. Atatürk, bu gerçeği gördü ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken bambaşka bir vizyon koydu ortaya: Savaş değil, barış; fetih değil, kalkınma. Peki, bunu nasıl yaptı? Atatürk, diplomasiyi fetihlerin önüne koydu. Lozan Antlaşması’nda, masada akıl ve mantıkla mücadele ederek genç Cumhuriyet’in sınırlarını ve bağımsızlığını güvence altına aldı. Silahla değil, müzakereyle. Dış politikada, komşularla iyi ilişkiler kurmayı hedefledi; Sadabad Paktı ve Balkan Antantı gibi anlaşmalarla, çevresinde bir barış çemberi oluşturdu. İçerde ise, eğitimi ve bilimi merkeze aldı. Köy Enstitüleri’ni kurarak, halkın aydınlanmasını hedefledi. Üniversite reformlarıyla, modern bilim dünyasına kapı açtı. “Biz medeniyetten, ilim ve fenden kuvvet alıyoruz,” derken, Türk milletinin savaş meydanl...
İnsana, doğaya, topluma ve evrene dair… Kimi zaman güncel, kimi zaman zamansız konuları ahlak, vicdan ve akıl süzgecinden geçirerek ele aldığım kısa yazılar. Bilimin ışığında, sağduyunun rehberliğinde, sorgulayan bir dille /About humanity, nature, society, and the universe... Short essays where I address sometimes contemporary, sometimes timeless topics, filtered through morality, conscience, and reason. Guided by the light of science and common sense, with a questioning tone...