Ana içeriğe atla

Türkiye’nin Gerçek Düşmanı: Hamaset ve Perişanlık

 Türkiye’nin Gerçek Düşmanı: Hamaset ve Perişanlık

Türkiye, ekonomik perişanlığın gölgesinde, suni gündemlerle oyalanıyor. Enflasyon resmi rakamlarla yüzde yetmişleri aşmış, sokakta, pazarda, markette hissedilen ise çok daha ağır. Bir kilo et, asgari ücretin yarısına yaklaşırken, halk temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldi.

Tarihsel olarak bakarsak, Osmanlı’nın son dönemlerinde de manzara farklı değildi: Saray “dünyayı yönetme” hayalleri kurarken, halk açlık ve yoksullukla boğuşuyordu. Bugün, “Osmanlı modeli” ya da “Türkiye Birleşik Devletleri” gibi fantezilerle halkın karşısına çıkanlar, aynı hataları tekrarlıyor. Bahçeli’nin Öcalan çıkışı, “bir Alevi, bir Kürt Cumhurbaşkanı yardımcısı” önerisi, federasyon tartışmaları; tüm bunlar, halkın ekmeğinden, işinden, geleceğinden çalan birer dikkat dağıtma manevrası. Tarihte kriz zamanlarında yönetimler, halkın öfkesini dağıtmak için ya dış düşman yaratır ya da milliyetçi duyguları körüklerdi.

Osmanlı’da 19. yüzyıldaki “ıslahat” söylemleri, çöküşü gizlemek için makyajdan ibaretti. Bugün de “dünyayı yöneteceğiz” naraları, market raflarındaki boşluğu örtbas etmeye çalışıyor. ABD Büyükelçisi’nin “Osmanlı modeli uygundur” sözleri, işin tuzu biberi. Sanki Türkiye’nin sorunu, yeterince imparatorluk hayali kurmamakmış! Tarih, dış güçlerin “reform” tavsiyelerinin hep kendi çıkarlarına hizmet ettiğini gösteriyor. 19. yüzyılda İngiliz ve Fransızlar, Osmanlı’yı borç batağına sürüklemişti.

Bugünkü “Osmanlı modeli” fantezileri de, halkın yoksulluğunu görmezden gelen elitist bir projeden başka bir şey değil. Bu hamasi söylemlerin gölgesinde, asıl tehlike göz ardı ediliyor: Toplumsal gerilimlerin iç savaşa veya sokak çatışmalarına dönüşmesi. Osmanlı’nın Balkan isyanları veya 31 Mart Vakası, toplumsal öfkenin kaosa nasıl evrildiğini gösteriyor.1970’lerin Türkiye’sinde sağ-sol çatışmaları, binlerce can aldı, ülke kaosa sürüklendi.Bugün, ekonomik çaresizlik, kutuplaştırıcı söylemler ve adaletsizlik, benzer bir felaketin tohumlarını ekiyor. Sokak çatışmaları veya iç savaş gibi bir kâbus, sadece kan ve gözyaşı değil, ekonominin tamamen çökmesi, toplumsal bağların kopması ve devletin temellerinin sarsılması demek. Şehirlerde etnik ya da mezhepsel gerilimlerin körüklenmesi, ülkeyi dış müdahalelere açık bir hedef haline getirir.

Peki, bu felakete kim zemin hazırlıyor? Devleti yönettiğini zanneden, ama sadece kendi şahsi menfaatlerini düşünen bir güruh. “Dünyayı yöneteceğiz” naraları, “Osmanlı modeli” hayalleri, federasyon tartışmaları; hepsi, halkın geçim derdini unutturmak için sahneye konan bir tiyatro. Osmanlı’da saray lüks içinde yüzerken halk açlıkla boğuşuyordu; bugün de yönetenlerin refahı, vatandaşın sefaletine sırt çeviriyor. Bu güruh, halkın ekmeğinden çalarak kendi koltuğunu koruma derdinde. Ama halk, bu oyuna daha fazla kanmamalı!

Bu noktada, bazıları Osmanlı’nın son dönem liderlerinden Abdülhamid’i “kurtarıcı” gibi sunmaya çalışıyor. Bu yaklaşım, hem tarihsel olarak yanlış hem de tehlikeli. Abdülhamid, sağılacak bir adam değil; aksine, onun dönemi, Osmanlı’nın çöküşünü hızlandıran yanlış politikaların ve borç bataklığının simgesi. 33 yıllık saltanatında, dış borçları artırarak devleti Avrupa’ya bağımlı hale getirdi; Duyun-u Umumiye ile Osmanlı’nın maliyesi yabancıların eline geçti. “İstibdat” rejimi, muhalefeti susturdu, sansürle özgürlükleri kıstı, ama halkın yoksulluğunu çözmedi. Pan-İslamist hayalleri, imparatorluğu bir arada tutamadı; aksine, etnik ayrışmalar ve isyanlar o dönemde hızlandı. Abdülhamid’in “denge politikası” diye övülen hamleleri, sadece zaman kazandırdı, ama çöküşü engelleyemedi. Hatırlayalım ki , 1878’de, Abdülhamid’in bizzat onayıyla, Osmanlı toprağı olan Kıbrıs, İngilizlere kiralandı. Bu karar, adeta bir vatan parçasının elden çıkarılmasıydı. Eğer Abdülhamid, bu stratejik adayı İngilizlere teslim etmeseydi, belki de 20 Temmuz 1974’te, 51. yıl dönümünü geçtiğimiz günlerde andığımız Kıbrıs Barış Harekâtı’na gerek kalmayacaktı. Kıbrıs, zaten Türk toprağı olarak kalacak, soydaşlarımız orada vatandaşlarımız olarak huzur içinde yaşayacaktı. Harekât, Türk milletinin haklı mücadelesinin zaferiydi, evet; ama Abdülhamid’in o teslimiyetçi kararı olmasa, bu mücadele belki de hiç gerekmeyecekti. Abdülhamid’e “kurtarıcı” muamelesi yapmak, bu tür tarihsel hataları görmezden gelmek demek. Onu bir “dahi lider” gibi pazarlamak, tarihi çarpıtmaktan başka bir şey değil. Dahası, bu yaklaşım, Türkiye’yi Osmanlı’nın geri kalmış, bağımlı ve kaotik günlerine özendirme riski taşıyor. Abdülhamid’e sarılmak, halkın değil, kişisel çıkar peşinde koşanların işine yarar; çünkü onun modeli, otoriterlik ve dışa bağımlılık demek.

Bu tür bir yaklaşım, kutuplaşmayı derinleştirir, laik ve demokratik cumhuriyeti zayıflatır, dış güçlerin “Osmanlı modeli” gibi manipülatif önerilerine zemin hazırlar.

Sarılmamız gereken tek lider, Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Atatürk, bir imparatorluğun küllerinden, borç batağından ve işgalden bir ulus devlet yarattı. Kurtuluş Savaşı’nda, halkı birleştirerek, akıl ve bilimle, bağımsız bir Türkiye inşa etti. Osmanlı’nın borçlarını reddetmedi, ama yabancıların boyunduruğunu kırdı; kapitülasyonları kaldırdı, ekonomiyi millileştirdi. Lozan’la Türkiye’nin onurunu korudu, Cumhuriyet’le halkı egemen kıldı. Atatürk’ün ilke ve inkılapları, bugün bize yol gösteriyor: Laiklik, birlik, bağımsızlık ve akıl.

Onun kurduğu fabrikalar, demiryolları, eğitim hamleleri, ekonomik çöküntü içindeki bir milleti ayağa kaldırdı. 1929 dünya ekonomik krizine rağmen, Türkiye kendi kendine yeten bir ekonomi kurdu.Atatürk’ün “bağımsızlık benim karakterimdir” sözü, sadece bir slogan değil, bir yönetim felsefesiydi.

Abdülhamid’in otoriter ve teslimiyetçi politikalarına sarılmak, Türkiye’yi geri götürür; Atatürk’ün vizyonuna sarılmak ise bizi ileriye taşır. Tek kurtuluşumuz, Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne sahip çıkan bir duruşta yatıyor. Atatürk gençliği olarak, laik, demokratik ve bölünmez Türkiye’yi korumak için mücadele etmeliyiz. Ekonomik perişanlık, suni gündemler ve kişisel çıkar peşinde koşanların oyunları karşısında, halkın birliği ve bilinci en büyük silahımız. Sandıkta, sokakta, her platformda bu devlete sahip çıkmalıyız.

Devleti yönettiğini zanneden, ama sadece kendi menfaatlerini düşünen güruh, bir an önce kendine gelmeli!

Tarih, bu tür oyunların sonunu defalarca yazdı: Osmanlı’nın çöküşü, halkın yoksulluğunu görmezden gelenlerin eseriydi. Ve Osmanlı hayalcileri unutmasınlar ki, Osmanlı’nın son padişahı Vahdettin, bir fare gibi kaçarak yabancı bir gemiyle başka bir ülkeye sığındı. Olmasın ki bu işin sonunda, eğer biz devleti, bu vatanı koruyamazsak, bugün Osmanlı’ya özendiklerini sananlar, devletin başında oturanlar, Vahdettin gibi gemiye sığınıp başka bir ülkede kendilerine sığınak aramak zorunda kalsınlar.

Ama umut bizde. Atatürk’ün yolunda, birleşip mücadele edersek, bu ülke yeniden ayağa kalkar. Çünkü bu millet, ne Osmanlı fantezilerine ne de kaosa teslim olacak.

Ant Gökçek, 23 Temmuz 2025 - Vilnius


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

A Fight for the Homeland: The Struggle of the Turkish Cypriots, the 20 July Peace Operation, and the Story of the KKTC

  A Fight for the Homeland: The Struggle of the Turkish Cypriots, the 20 July Peace Operation, and the Story of the KKTC It was a sweltering summer day in December 1963 in Cyprus. In the Tahtakale neighborhood of Nicosia, Grandma Ayşe was baking bread for her grandchildren that morning. In the small courtyard of her home, under the shade of olive trees, the laughter of her children echoed. But this peace was soon to be shattered by the bloody shadow of the EOKA-B militants. In those dark days of 1963, the Rum’s dream of Enosis—the unification of Cyprus with Greece—had turned Turkish villages into a living hell. EOKA-B had set out to systematically annihilate the Turkish population. Grandma Ayşe’s neighbor, a young teacher named Mehmet, was abducted by EOKA-B militants while returning home that night. The next morning, his lifeless body was found in a field outside the village, his hands bound, his body riddled with bullets. This was just the beginning. During the infamous  Blo...

Turkey’s Real Enemy: Empty Rhetoric and Misery

  Turkey’s Real Enemy: Empty Rhetoric and Misery   Turkey is being distracted by artificial agendas amidst economic misery. Official inflation has exceeded seventy percent, but the reality felt in the streets, markets, and stores is far worse. A kilo of meat costs nearly half the minimum wage, leaving people unable to afford basic necessities. Historically, the Ottoman Empire’s final days were no different: while the palace dreamed of “ruling the world,” the people grappled with hunger and poverty. Today, those who parade fantasies like the “Ottoman model” or “United States of Turkey” are repeating the same mistakes. Bahçeli’s remarks about Öcalan, suggestions of “one Alevi, one Kurdish vice president,” and federation debates are all distractions, stealing attention from the people’s bread, jobs, and future. In times of crisis, history shows that rulers either invent external enemies or stoke nationalist fervor to diffuse public anger. In the nineteenth century, Ottoman “refor...

Biz Bu Kalaşnikofları Nereden Tanıyoruz?

  Biz Bu Kalaşnikofları Nereden Tanıyoruz? Dün, Irak’ın Süleymaniye kırsalındaki Casene Mağarası’nda, PKK’lı bir grup teröristin sembolik bir törenle Kalaşnikoflarını yakarak silah bıraktığı haberi gündeme düştü. 27 adet Kalaşnikof, bir M249, bir keskin nişancı tüfeği ve bir RPG’nin imha edildiği bu tören, “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı altında, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki açıklamasına dayandırıldı. DEM Parti yöneticilerinin de katıldığı bu olay, bazılarınca tarihi bir adım olarak alkışlanırken, Türkiye’nin acılarla dolu yakın tarihine bakıldığında, bu sembolik jestin samimiyeti sorgulanmadan geçilemez. Çünkü bu Kalaşnikoflar, Türkiye’nin kanayan yaralarının sembolü. Peki, biz bu Kalaşnikofları nereden tanıyoruz? Ve bu teröristlere gerçekten güvenebilir miyiz? Kalaşnikof’un Kanlı Tarihi Kalaşnikof, basit, dayanıklı ve ucuz olmasıyla dünya çapında terörist grupların vazgeçilmez silahı oldu. PKK’nın 1978’deki kuruluşundan bu yana, bu silahlar Türkiye’nin dört bir yanı...