Ana içeriğe atla

Kıbrıs Türklerinin Mağduriyeti, 20 Temmuz Barış Harekâtı ve KKTC’nin Hikayesi

 

Kıbrıs Türklerinin Mağduriyeti, 20 Temmuz Barış Harekâtı ve KKTC’nin Hikayesi

Kıbrıs’ın sıcak yaz günlerinden biriydi, 1963 yılının Aralık ayı. Lefkoşa’nın Tahtakale Mahallesi’nde yaşayan Ayşe Nine, o sabah torunları için ekmek pişiriyordu. Evinin küçük avlusunda, zeytin ağaçlarının gölgesinde çocuklarının kahkahaları yankılanıyordu. Ancak bu huzur, Rum EOKA-B militanlarının kanlı gölgesiyle kısa sürede karanlığa gömülecekti. 1963’ün o karanlık günlerinde, Rumların Enosis hayali, yani adayı Yunanistan’a bağlama arzusu, Türk köylerini cehenneme çevirmişti. EOKA-B, Türkleri sistematik bir şekilde yok etmek için harekete geçmişti.

Ayşe Nine’nin komşusu, genç bir öğretmen olan Mehmet, o gece evine dönerken EOKA-B militanları tarafından kaçırıldı. Ertesi sabah, köyün dışındaki bir tarlada cansız bedeni bulundu; elleri bağlı, vücudu kurşunlarla delik deşik. Bu, sadece bir başlangıçtı. Kanlı Noel olarak anılan 1963 Aralık katliamlarında, Lefkoşa’nın Kumsal bölgesinde Binbaşı Nihat İlhan’ın eşi Mürüvvet Hanım ve üç küçük çocuğu, banyo küvetinde vahşice katledildi. Rum militanlar, savunmasız bir aileyi, sadece Türk oldukları için hunharca öldürmüştü. Duvarlara kanla yazılmış “Türkler ölecek, Enosis olacak” yazıları, Rumların kötücül niyetlerini açıkça ortaya koyuyordu.

Yıllar geçti, ancak zulüm bitmedi. 1964’te Erenköy’de Türk öğrencilerin sığındığı bir köy, EOKA-B tarafından kuşatıldı. Gençler, ellerinde av tüfekleriyle direnmeye çalışırken, Rumlar makineli tüfekler ve bombalarla saldırdı. Köyden sağ çıkanlar, açlık ve korku içinde dağlara sığındı. Aynı yıl, Muratağa köyünde 16 Türk, EOKA-B tarafından topluca infaz edildi; cesetleri bir çukura atılarak üstü örtüldü. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar... Hiçbirine acıma yoktu. Rumların bu canice eylemleri, Türkleri adadan silmek için planlı bir soykırımın parçasıydı.

1974’e gelindiğinde, zulmün dozu artmıştı. 15 Temmuz 1974’te, Yunanistan destekli EOKA-B lideri Nikos Sampson, bir darbe ile yönetimi ele geçirdi. Türk köylerine saldırılar yoğunlaştı. Ayşe Nine’nin köyü Baf’ta, EOKA-B militanları evleri ateşe verdi, çocukları kaçırdı, masum insanları sokak ortasında kurşuna dizdi. Ayşe Nine, torunlarını bir bodruma saklayarak hayatta kalmaya çalıştı. Her gece, Rumların bağırışları ve silah sesleri köyü inletiyordu. “Artık umudumuz kalmadı,” diye fısıldıyordu Ayşe Nine, torunlarını başını okşarken. Türkler, kendi vatanlarında esir gibi yaşıyordu; evlerinden çıkmaya korkuyor, her an ölümle burun buruna geliyordu.

Ancak bu karanlık günlerin ortasında, Türkiye Cumhuriyeti, adadaki Türk halkının çığlığına kayıtsız kalmadı. 1960 Zürih ve Londra Anlaşmaları’ndan doğan garantörlük hakkını kullanarak, Türk Silahlı Kuvvetleri harekete geçti. Ancak bu karar, uluslararası toplumun sert tepkisiyle karşılaştı. ABD ve Avrupa ülkeleri, Türkiye’ye harekâtı durdurması için yoğun baskı uyguladı. ABD, NATO müttefiki olmasına rağmen, Türkiye’ye silah ambargosu tehdidinde bulundu. Birleşmiş Milletler, harekâtın “işgal” olarak nitelendirilmesi için lobi yaptı. İngiltere, garantör devlet olmasına rağmen, Türk müdahalesine karşı diplomatik engeller çıkardı. “Barış için değil, kaos için geliyorsunuz,” diyorlardı, Türk halkının yaşadığı katliamları görmezden gelerek. Uluslararası medya, EOKA-B’nin vahşetini gizleyerek, Türkiye’yi haksız yere suçlayan haberlerle doluydu.

Dönemin Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, Başbakan Bülent Ecevit liderliğinde, bu baskılara boyun eğmedi. Ecevit, “Biz, kardeşlerimizi kurtarmak için buradayız. Türk milleti, zulme sessiz kalmaz,” diyerek kararlı bir duruş sergiledi. Hükümet, uluslararası toplumun ambargo tehditlerine rağmen, Türk halkının güvenliğini ve adaletin sağlanmasını öncelik kıldı. Türkiye, kendi imkânlarıyla, Mehmetçik’in cesaretiyle harekâtı başlattı. Harekâtın parolası, adeta bir umut şifresi gibiydi: “Ayşe tatile çıktı.” Bu parola, Türk ordusunun ikinci aşama harekâtını başlatmak için kullandığı gizli bir işaretti. “Ayşe,” sadece bir isim değil, Ayşe Nine gibi adada zulüm gören tüm Türk kadınlarının, annelerin, ninelerin sembolüydü. “Tatile çıktı” ise, özgürlüğe, barışa ve güvenliğe kavuşmanın müjdesiydi. Bu parola, Türk askerinin kararlılığını ve halkın kurtuluş umudunu temsil ediyordu. Ecevit’in, Genelkurmay’a “Ayşe tatile çıksın” dediği o an, Türk milletinin direniş ruhunu ateşledi.

20 Temmuz 1974 sabahı, gökyüzünde bir umut belirdi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin uçakları, adaya barış getirmek için harekete geçti. Kıbrıs Barış Harekâtı, Türk milletinin cesaret ve kararlılığının simgesi oldu. Girne kıyılarına inen Türk askerleri, Mehmetçik’in kahramanlığıyla, EOKA-B’nin kanlı ellerinden Türkleri kurtarmak için canlarını ortaya koydu. Ancak bu mücadele, büyük fedakârlıklar gerektirdi.

Yüzbaşı Ahmet, 25 yaşında, Ankaralı bir subaydı. Annesine yazdığı son mektupta, “Vatan için gerekirse canımı veririm, ama kardeşlerimizin gözyaşına dayanamam,” demişti. Girne’ye yapılan çıkarma sırasında, birliğin ön saflarında ilerlerken, Rum keskin nişancılarının ateşi altında kaldı. Yaralı bir mücahiti kurtarmak için siperden fırladı, ancak bir mermi göğsüne isabet etti. Ahmet Yüzbaşı, son nefesinde “Vatan sağ olsun,” diye fısıldadı ve toprağa düştü. Onun cesareti, birliğin moralini ayakta tuttu ve Türk askerleri ilerlemeye devam etti.

Bir başka kahraman, Er Mustafa’ydı. Adanalı, 20 yaşında bir gençti. Ailesine, “Kıbrıs’taki Türkler bizim kardeşlerimiz, onları kurtarmak boynumuzun borcu,” demişti. Lefkoşa’da, Rum mevzilerine karşı ilerlerken, bir el bombasının patlamasıyla ağır yaralandı. Yanındaki arkadaşlarına, “Sakın durmayın, ileri gidin!” diye haykırdı. Mustafa, o gün şehit düştü, ama onun fedakârlığı, Türk birliğinin mevziyi ele geçirmesini sağladı. Annesi, oğlunun şehadet haberini aldığında, gözyaşları içinde, “Oğlum vatan için can verdi, gurur duyuyorum,” dedi.

Harekâtın en dramatik kayıplarından biri, Piyade Albay Halil İbrahim Karaoğlanoğlu’ydu. Albay Karaoğlanoğlu, Girne’deki çıkarma operasyonunun ilk saatlerinde, Türk birliklerini kıyıya ulaştırmak için ön saflarda mücadele ediyordu. 20 Temmuz sabahı, henüz güneş doğarken, birliğini cesaretle yönetiyordu. Ancak Rum mevzilerinden gelen yoğun topçu ateşi, onun bulunduğu bölgeyi hedef aldı. Albay Karaoğlanoğlu, askerlerini korumak için mevzileri kontrol ederken, bir top mermisi yakınına isabet etti. Ağır yaralanan Albay, son anlarında bile birliğine emirler vermeye devam etti: “İleri, çocuklarım, vatanı kurtarın!” Kanlar içinde yere yığıldığında, yanında bulunan genç bir teğmen gözyaşlarına boğuldu. Albay Karaoğlanoğlu’nun şehadeti, harekâtın ilk saatlerinde büyük bir kayıp olsa da, onun cesareti Türk askerlerine ilham verdi. Bugün, onun adını taşıyan Karaoğlanoğlu köyü ve anıtı, bu kahramanın fedakârlığını ebediyen yaşatıyor.

Harekât, uluslararası baskılara rağmen devam etti. 22 Temmuz’da BM ateşkesiyle duran harekât, Rumların anlaşmalara uymaması üzerine 14 Ağustos’ta “Ayşe tatile çıktı” parolasıyla yeniden başladı. Türk askeri, adanın yaklaşık %37’sini kontrol altına alarak Türk halkını güvenli bir bölgeye kavuşturdu. Ayşe Nine, köyüne ulaşan Türk askerlerini gördüğünde gözyaşlarına boğuldu. “Allah sizden razı olsun,” diye dua ediyordu, torunlarını Mehmetçik’e emanet ederken. “Ayşe tatile çıktı” parolasının anlamını o an yüreğinde hissetti; özgürlük, nihayet kapısına gelmişti.

Ancak bu zafer kolay kazanılmadı. ABD, 1975’te Türkiye’ye silah ambargosu uyguladı, ekonomik ve askeri yardımları kesti. Avrupa ülkeleri, Türkiye’yi diplomatik olarak yalnızlaştırmaya çalıştı. Buna rağmen, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, halkının güvenliği ve adalet için dirayetle mücadele etti. Ecevit ve hükümeti, “Kıbrıs Türkü’nün özgürlüğü, bizim onurumuzdur,” diyerek ambargolara göğüs gerdi.

KKTC’nin Kuruluşu ve Rauf Denktaş’ın Önderliği

Barış Harekâtı’nın ardından, Türk halkı nihayet güvenli bir bölgeye kavuşmuştu. 1975’te, Kuzey Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu; bu, Türk toplumunun kendi kaderini tayin etme yolunda attığı ilk adımdı. Ancak bu zaferin mimarlarından biri, hiç şüphesiz Rauf Denktaş’tı. Denktaş, bir avukat, bir lider ve Kıbrıs Türk halkının bağımsızlık sembolüydü. Henüz 1960’larda, Türk Mukavemet Teşkilatı’nın (TMT) kuruluşunda ön saflarda yer almış, Türk köylerini EOKA-B’nin zulmünden korumak için gece gündüz çalışmıştı. Ayşe Nine, Denktaş’ı bir toplantıda dinlerken, onun “Biz bir avuç Türk, bu adada var olacağız!” sözlerini hiç unutmamıştı. Denktaş, sadece bir lider değil, halkının umudu, sesi ve yüreğiydi.

1983’te, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) resmen ilan edildi. Denktaş, bu tarihi anda, Lefkoşa’da toplanan kalabalığa hitap ederken gözleri dolu dolu konuşuyordu: “Bu topraklar, şehitlerimizin kanıyla sulandı. KKTC, özgürlüğümüzün tacıdır!” Ayşe Nine, o gün meydanda torunlarıyla birlikte Denktaş’ı alkışlarken, yılların acısını ve umudunu bir arada yaşıyordu. Denktaş, KKTC’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak, Türk halkının haklarını uluslararası platformlarda savunmak için durmaksızın çalıştı. 1977’de, BM gözetiminde Rum liderlerle yaptığı görüşmelerde, iki toplumlu bir federasyon önerdi, ancak Rum tarafı Enosis hayalinden vazgeçmediği için anlaşma sağlanamadı. Denktaş, her platformda, “Kıbrıs Türkü, Rum’un gölgesinde yaşamayacak!” diyerek halkının bağımsızlığını savundu.

Uluslararası Tanınma Mücadelesi ve Türkiye’nin Siyasi Zorlukları

Ne var ki, KKTC’nin kuruluşu, uluslararası toplumda beklenen kabulü görmedi. 1983’te KKTC’nin ilanı, yalnızca Türkiye tarafından tanındı. BM Güvenlik Konseyi, 541 sayılı kararla KKTC’nin kuruluşunu “geçersiz” ilan etti ve diğer ülkelere tanımama çağrısı yaptı. Avrupa ülkeleri, Rum lobisinin etkisiyle, KKTC’yi “işgal altındaki topraklar” olarak nitelendirdi. ABD, Türkiye’ye uyguladığı ambargoları sürdürdü; 1980’lerde bile Türk ordusunun modernizasyonunu engellemek için silah satışlarını kısıtladı. Örneğin, 1990’larda Türkiye’nin F-16 uçakları için yedek parça talepleri, ABD Kongresi tarafından sık sık veto edildi. Bu ambargolar, Türkiye’nin ekonomik ve askeri gücünü zayıflatmayı amaçlıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri, KKTC’yi desteklemek için diplomatik çabalarını sürdürdü, ancak uluslararası arenada Barış Harekâtı kadar başarılı olamadı. 2004’te, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın önerdiği Annan Planı, iki toplumlu bir federasyon için bir fırsat olarak görüldü. Denktaş, plana temkinli yaklaştı; çünkü plan, Türk tarafının güvenliğini riske atabilecek maddeler içeriyordu. Yine de, KKTC halkı referandumda plana %65 oranında “evet” dedi, ancak Rum tarafı %76 ile “hayır” diyerek anlaşmayı reddetti. Bu, Rumların uzlaşmaz tavrını bir kez daha gözler önüne serdi. Denktaş, referandum sonrası, “Biz barış için elimizi uzattık, ama Rumlar yine Enosis peşinde,” diyerek hayal kırıklığını ifade etti. Türkiye, bu süreçte KKTC’yi destekledi, ancak uluslararası toplum, Rum tarafını ödüllendirircesine Güney Kıbrıs’ı 2004’te Avrupa Birliği’ne kabul etti. Bu, KKTC’nin izolasyonunu derinleştirdi; havaalanları uluslararası uçuşlara kapatıldı, limanları ticarete engellendi, spor takımları uluslararası müsabakalara katılamadı.

Türkiye’nin diplomatik çabaları, Rum lobisinin etkisi ve büyük güçlerin ekonomik çıkarları karşısında sık sık sekteye uğradı. Örneğin, 2017’de Crans-Montana’daki müzakerelerde, Türkiye ve KKTC, adil bir çözüm için esneklik gösterirken, Rum tarafı Türk askerinin adadan tamamen çekilmesini talep etti. Bu, Türk tarafının güvenliğini hiçe sayan bir talepti ve görüşmeler bir kez daha çöktü. Türkiye, her zaman KKTC’nin yanında durdu, ancak uluslararası toplumun çifte standartları, KKTC’nin tanınma mücadelesini zorlaştırdı. Ayşe Nine, torunlarına, “Denktaş bize özgürlüğü getirdi, ama dünya hâlâ bize sırtını dönüyor,” diye anlatıyordu, gözlerinde hem gurur hem hüzünle.

Rauf Denktaş’ın Mirası

Rauf Denktaş, KKTC’nin sadece kurucusu değil, aynı zamanda ruhuydu. 1968’de, sürgünden döndüğünde, Rumların tehditlerine rağmen halkını bir araya topladı ve “Biz bu adada Türk olarak yaşayacağız!” dedi. Onun liderliği, Türk toplumunu umutsuzluktan kurtardı. 1990’larda, BM görüşmelerinde, Denktaş’ın dik duruşu, Türk halkının eşit egemenlik hakkını savunması, uluslararası diplomatların bile saygısını kazandı. Bir keresinde, bir BM yetkilisine, “Kıbrıs Türkü, Rum’un kölesi olmayacak!” diyerek masaya yumruğunu vurmuştu. Bu an, Türk halkının kararlılığını tüm dünyaya gösterdi.

Denktaş, 2012’de vefat ettiğinde, Ayşe Nine ve binlerce Kıbrıslı Türk, onun cenazesinde gözyaşlarına boğuldu. Denktaş, sadece bir lider değil, bir baba, bir dedeydi. Onun “Kıbrıs Türkü’nün özgürlüğü, benim hayatımdır,” sözleri, bugün hâlâ KKTC’nin her köşesinde yankılanıyor. Denktaş’ın mirası, KKTC’nin bayrağında, okullarında, sokaklarında yaşıyor. Onun mücadelesi, Türk halkının bağımsızlığına olan inancını güçlendirdi.

Ayşe Nine, bugün torunlarıyla özgür bir vatan toprağında yaşıyor. Her 20 Temmuz’da, “Barış ve Özgürlük Bayramı”nda, Mehmetçik’e ve Rauf Denktaş’a dua ediyor. “Ayşe tatile çıktı” parolasını duyduğunda gözleri doluyor; çünkü bu parola, onun ve halkının kurtuluşunun sembolü. Türk ordusunun kararlılığı, hükümetin dirayetli duruşu, Denktaş’ın önderliği ve şehitlerin fedakârlığı, EOKA-B’nin kötücül planlarını boşa çıkardı. 20 Temmuz Barış Harekâtı, sadece bir zafer değil, aynı zamanda masum bir halkın hayatta kalma hakkı ve cesaretinin sembolü oldu. Ancak KKTC’nin tanınma mücadelesi, uluslararası toplumun adaletsizliği karşısında hâlâ devam ediyor. Ayşe Nine, torunlarına, “Denktaş’ın ruhu bizi koruyor, bir gün dünya da hakkımızı teslim edecek,” diyor, umudunu hiç kaybetmeden.

Ant Gökçek, 20 Temmuz 2025 - Vilnius

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

A Fight for the Homeland: The Struggle of the Turkish Cypriots, the 20 July Peace Operation, and the Story of the KKTC

  A Fight for the Homeland: The Struggle of the Turkish Cypriots, the 20 July Peace Operation, and the Story of the KKTC It was a sweltering summer day in December 1963 in Cyprus. In the Tahtakale neighborhood of Nicosia, Grandma Ayşe was baking bread for her grandchildren that morning. In the small courtyard of her home, under the shade of olive trees, the laughter of her children echoed. But this peace was soon to be shattered by the bloody shadow of the EOKA-B militants. In those dark days of 1963, the Rum’s dream of Enosis—the unification of Cyprus with Greece—had turned Turkish villages into a living hell. EOKA-B had set out to systematically annihilate the Turkish population. Grandma Ayşe’s neighbor, a young teacher named Mehmet, was abducted by EOKA-B militants while returning home that night. The next morning, his lifeless body was found in a field outside the village, his hands bound, his body riddled with bullets. This was just the beginning. During the infamous  Blo...

Turkey’s Real Enemy: Empty Rhetoric and Misery

  Turkey’s Real Enemy: Empty Rhetoric and Misery   Turkey is being distracted by artificial agendas amidst economic misery. Official inflation has exceeded seventy percent, but the reality felt in the streets, markets, and stores is far worse. A kilo of meat costs nearly half the minimum wage, leaving people unable to afford basic necessities. Historically, the Ottoman Empire’s final days were no different: while the palace dreamed of “ruling the world,” the people grappled with hunger and poverty. Today, those who parade fantasies like the “Ottoman model” or “United States of Turkey” are repeating the same mistakes. Bahçeli’s remarks about Öcalan, suggestions of “one Alevi, one Kurdish vice president,” and federation debates are all distractions, stealing attention from the people’s bread, jobs, and future. In times of crisis, history shows that rulers either invent external enemies or stoke nationalist fervor to diffuse public anger. In the nineteenth century, Ottoman “refor...

Biz Bu Kalaşnikofları Nereden Tanıyoruz?

  Biz Bu Kalaşnikofları Nereden Tanıyoruz? Dün, Irak’ın Süleymaniye kırsalındaki Casene Mağarası’nda, PKK’lı bir grup teröristin sembolik bir törenle Kalaşnikoflarını yakarak silah bıraktığı haberi gündeme düştü. 27 adet Kalaşnikof, bir M249, bir keskin nişancı tüfeği ve bir RPG’nin imha edildiği bu tören, “Barış ve Demokratik Toplum” çağrısı altında, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki açıklamasına dayandırıldı. DEM Parti yöneticilerinin de katıldığı bu olay, bazılarınca tarihi bir adım olarak alkışlanırken, Türkiye’nin acılarla dolu yakın tarihine bakıldığında, bu sembolik jestin samimiyeti sorgulanmadan geçilemez. Çünkü bu Kalaşnikoflar, Türkiye’nin kanayan yaralarının sembolü. Peki, biz bu Kalaşnikofları nereden tanıyoruz? Ve bu teröristlere gerçekten güvenebilir miyiz? Kalaşnikof’un Kanlı Tarihi Kalaşnikof, basit, dayanıklı ve ucuz olmasıyla dünya çapında terörist grupların vazgeçilmez silahı oldu. PKK’nın 1978’deki kuruluşundan bu yana, bu silahlar Türkiye’nin dört bir yanı...